tarafından eklendi tarafından eklendi
altinoz.com.tr

‘Sofradaki Fil’ Vurguncunun Eseri mi?

Mızrak çuvala sığmıyor artık; gıda fiyat artışları hane halkının sofrasına oturan kocaman bir fil halini aldı. Görmemek, duymamak mümkün değil. Pandemi koşullarında geliri düşen kesim de düşük gelirli, asgari ücretli çalışan kesimler. Bir yandan da son 12 ayda yüzde 20’yi geçen gıda enflasyonu ‘sofradaki fil’, bu kesimleri nefes alamaz hale getiriyor.

Hükümete yakın medyada son birkaç günde çıkan haberlerde, “Başkan Recep Tayyip Erdoğan vatandaşın şikayetçi olduğu fırsatçılarla ilgili ekonomi kurmaylarına kesin talimat verdi. Fiyatlar düşürülecek. Fırsatçılara göz açtırılmayacak” deniliyordu.

Cumhurbaşkanlığı hükümet sistemi, her alanda olduğu gibi sofrada da kötü yönetimin bir sonucu olarak kendini gösteriyor. Temmuz 2018’den bu yana vatandaşın sofrasını vuran gıda enflasyonunda özellikle “birtakım vurguncular”, “spekülatörler”, “stokçular” söylemi ile hep bir dışsallaştırma yapıldı. Hatırlayalım, 2019 Mart yerel seçimleri öncesinde yine bir gıda enflasyonu patlaması vardı; normal koşullarda ambarlarda kış mevsimi için tutulan, stok yapılan soğan depoları basılmıştı. Hükümetin vatandaşa sunduğu hikâye şuydu: ‘Bu bir kötü yönetim değildi; birtakım vurguncular vatandaşın sofrasında yangın çıkarıyordu’.

Göstermelik “tanzim satış tezgâhları”, üreticilere-satış kanallarına Ankara’dan açılan “fiyat indir” baskılı telefonlar, fiyatı yüksek artan ürün satıcıların depolarına yapılan baskınlar, büyük süpermarketlere açılan rekabet soruşturmaları ile fiyatlar düşmedi.

2018’de de 2020’de de 2021 başında da enflasyonun kur şoklarının getirdiği maliyet artışlarıyla sıçradığı biliniyor. TL’yi korumak yerine tersine faizi düşük tutmak uğruna döviz satarak bunu kontrol edebileceğini düşünen damat bakan ise rezervleri sıfırladığında görevden uzaklaştırıldı.

Yüksek enflasyonun da enflasyondaki yüksek dalgalanma boyunun da nedeni makroekonomik politikaların yetersiz, gevşek ve daha kötüsü bir çerçevesinin olmamasıdır. Dönüp dönüp aynı fasit dairede dolaşmamızın nedeni de budur.

Gıda fiyat artışlarına karşı gümrük duvarını düşürüp ithalat yapmak olağanüstü durumlarda anlaşılabilir. Ancak bunu yineleyen yönetimler başka ülkelerin tarım üreticilerine destek vermiş oluyor. Sorun varsa ve siz kendi üreticilerinize düzenli ve yeterli, hedeflenmiş destekler vermeyip de her defasında ithalat duvarlarını gevşetiyorsanız yerel üreticiyi de oyundan çıkmaya teşvik etmiş oluyorsunuz. Kötü yönetimin bir parçası da budur.

Özellikle 2009 sonrasında bol sermaye akımlarının döviz kurunu yere yapıştırdığı dönemde düşük faizle düşük kuru götürebilme, enflasyonu da orta karar bir tek hanede tutulabilmesinin “normal” olduğunu düşünen, bunun sürdürülebilir olduğunu sanan politikacılar, danışmanlar, teknokratlar şimdi şaşıp kaldılar. Normal olmayan o dönemdi.

2018 ortasından sonraki ‘maceracı ekonomi politikası’ tüm dengeleri bozduğu gibi enflasyonun da daha yüksek bir patikaya oturmasını getirdi. Gıda enflasyonu da başta.

2018 öncesi yüzde 10’u merkez alan bir gıda fiyat dalgalanması mevcut iken, sonrasında artık en düşük yer yüzde 10 oldu.

Bu grafikte de açıkça görülüyor ki; Ekim 2017’den sonra küresel gıda fiyatları ile birlikte hareket eden yurtiçi gıda fiyatları ayrışmaya başlamış. FAO’nun Gıda Fiyat Endeksi ile TÜİK’in gıda alt endeksi 2015 Aralık ayı 100 baz alınarak bakıldığında, Haziran 2018-Aralık 2020 arası dönemde FAO gıda endeksi yüzde 11 artarken (bu artışın da tamamı 2020’de gerçekleşti) TÜİK gıda fiyatları yüzde 47.5 artmış.

Sorun şu ki; 4 milyonu işsiz olan, yaklaşık 10 milyonu da “eğreti istihdam” tanımı içinde eksik çalışan, tarımda çalışan, kayıt dışı çalışanı olan bir ülkede, pandemi koşullarında karantina koşulları uygulanırken sofrada bir ‘enflasyon filinin’ oturması dayanılır bir durum olmasa gerek.

İşte bu tabloda, yine 2019’daki gibi fiyatlara “polisiye” baskı potansiyeli belirince, oklar iş kesimine döndü.

Muhtemeldir ki Ankara’da iş kesiminin çatı örgütlerine (TOBB, TESK) “bu gıda fiyatlarına bir şey yapın, düşürün” tarzı bir mesaj gitmiş olmalı ki salı günü (26 Ocak) Dört iş örgütü (TOBB, TESK, TÜSİAD, MÜSİAD) ortak biçimde “Türkiye’nin önceliği fiyat istikrarı” başlıklı bir açıklama yayınladılar.

Türkiye’nin tacir, sanayici ve esnaflarını temsil eden TOBB, TESK, TÜSİAD ve MÜSİAD olarak, küresel tedarik zincirlerinde ciddi aksamaların yaşandığı COVID-19 pandemisi sonrası normalleşme sürecinde, ekonomik büyüme ve istihdam için Türkiye’nin birinci önceliğinin fiyat istikrarı olduğuna inanıyoruz” sözleriyle başlıyordu açıklama.

Enflasyonla mücadeleye yönelik Hazine ve Maliye Bakanlığı ile Merkez Bankası koordinasyonunda yürütülen çalışmalara işaret edilerek, “bir kamu-özel sektör istişare sürecinin son derece faydalı olacağı”, bu istişare sürecinin “tüm fiyatların serbest piyasa koşulları içinde oluşmasını gözeterek, küresel ve yerel fiyat dinamiklerinin sektörel bazda yakından izlenmesine ve ürün gruplarında görülen yapısal risklerin, maliyet dinamiklerinin ve arz-talep dengesizliklerinin tespit edilmesine katkıda bulunacak, böylece veriye dayalı politika tasarım sürecini destekleyecektir” deniliyordu.

(altını ben çizdim)

İşin doğrusu, bu açıklama “fiyat istikrarı” temalı bir ilk. İş kesimi geniş bir katılımla “fiyat istikrarı” vurgulu bir taleple ortaya çıktı.

Bunun değerli bir çıkış olduğunu kayda geçirelim. Ancak bu çok yerinde bir “fiyat istikrarı” talebinin içinin doldurulması gerekiyor. Böyle düşünmemin nedeni, MÜSİAD Başkanı Başkanı Abdurrahman Kaan’ın Bloomberg HT’ye yaptığı açıklamada, fiyat istikrarını “arz yönlü arttırmak” yani üretim artışıyla olacağını söylerken, faiz vurgusu da eşlik etti. Yani Merkez Bankası işini yapsın türü bir vurgu da yoktu.

Bu ortak açıklamadan çıkan sonuç şu; iş kesimi polisiye önlemlerle, fiyat indirme baskısıyla, “vurguncu” suçlamasıyla karşılaşmamak için bir “istişare süreci” öneriyor hükümete. Örtülü ve dolaylı biçimde “fiyat istikrarı” meselesinin ana unsurlarını anlatma işini kendilerinin yapacağını ama bunu çözecek olanın hükümet olduğunu vurguluyorlar. Metnin yukarıda alıntıladığım ve altı çizdiğim kısmında da bunun ana teması var.

4’lü örgüt birliği, öncesinde “sopa” ile tekdir edilirken; tedarik zincirindeki bozulma, artan lojistik, hammadde ve enerji maliyetlerini hatırlatsalar da bunun bir makro politika çerçevesi içinde çözülmesi gerektiği vazifesini, “istişare paketi” ile hükümete iade ediyor.  Mealen, “bizi dövmeye kalkma, ana sorunlar bunlar. Bunlara bakın” diyor.

***

Temel sorunlar baş gösterdiğinde, beklenmedik bir kriz patlak verdiğinde şuna tanık oluyoruz; bu sorunlara çözüm getirmek yerine, sorunları saklama, üstüne bir “şal örtme”, sorunu “dışsallaştırma”, sorunun parçası olmayan ama içinden çıktığı mekanizmalarda yer alan paydaşları düşmanlaştırma, şeytanlaştırma çabası daha ağır basıyor.

Gıda enflasyonunda olduğu gibi pandemide de benzer bir fotoğrafı izliyoruz.

Pandemiyi yönetememe, vaka sayılarını ve ölüm sayılarını örtüleme, saklama, karantina koşullarını boşlama, maske dağıtamama, aşıyı zamanında ve yeterince tedarik edemememe, işsiz kalanlara gelir kaybı olanlara mali destek verememe gibi bir dizi yanlış, hata yapıldı.

Bugün gelinen noktada, tüm ülkelerin amacı şu; vaka sayılarını kontrol altına almak, aşılama yoluyla kitlesel bağışıklığı yaygın biçimde ve en kısa zamanda sağlamak. Bununla da ekonomileri yeniden eski işleyişine kavuşturmak.

Vaka ve ölüm sayılarının, kurumları ve kuralları işlemeyen ülkelerde, otoriter yönetim altındaki ülkelerde düşük gösterildiği, örtülendiği biliniyor. Türkiye de bu grubun içinde.

Diyelim mi bu tür örtülemelerle vatandaşın gözünü boyadınız. Ama bunun bedeli, salgının ciddiye alınmayarak maske ve mesafe kurallarına dikkat edilmemesi, kitlesel yayılmanın güçlenmesi oldu.

Bugün artık yeni aşamada konu, aşılamanın boyutu ve etkililiğinde.

Aşıyı zamanında ve yeterli miktarda ön siparişlerle tedarik eden ülkeler, ön izinlerin ya da acil kullanım izinlerinin çıkmasıyla hızla uygulamaya başladılar. Yüksek etkililik oranına sahip (yüzde 95 ve üzeri) aşıları hızla nüfusun önemli bir oranına uyguluyorlar. Biden yönetimindeki ABD’nin hedefi “100 günde 100 milyon aşılama”.

Bloomberg.com’un haberine göre; 26 Ocak itibariyle 56 ülkede 68.1 milyon doz aşı yapılmış durumda. Bunun 23.5 milyon dozu, günlük ortalama 1.25 milyon doz yapılan ABD’de. Bu sayılarla ABD, nüfusunun yüzde 7.4’ünü aşılamış durumda. Britanya da hızla aşılama yapan ülkeler arasında. 7 milyon dozla nüfusunun yüzde 10.5’ini aşıladı.

Küresel şampiyon ise 3.9 milyon dozla, nüfusunun yüzde 43’ünü aşılayan İsrail.

Türkiye ise 25 Ocak itibariyle etkililiği görece düşük oranda olan Sinovac’la 1.3 milyon doz uygulanarak nüfusunun yüzde 1.5’ine ulaştı. Geride kaldığımız çok açık.

ABD ve Britanya popülist sağda yer alan liderlerle yönetilen ülkeler. Bu iki ülke pandemiye karşı gevşek bir duruş sergilerken, vaka ve ölüm sayıları hızla arttı. Ancak, her iki ülke de şaşırtıcı biçimde, aşı tedarik sürecinde ön aldılar, hem de pandeminin yol açtığı ekonomik kayıplara karşı da kamu bütçesinden yurttaşlarına kayda değer bir gelir transferi yaptılar.

ABD ilk dalgada GSYH’nın yüzde 11.8’i, Britanya ise yüzde 9.2’si kadar bütçeden transfer yaptı. Türkiye ise GSYH’nın yüzde 0.8’i kadar.

ABD pandemide üçüncü paketi çıkarmaya hazırlanıyor; yine 1.9 trilyon dolarlık bir paket. Bununla pandemideki toplam bütçe transferi de milli gelirinin yüzde 25’ini geçmiş olacak. Pandemi öncesinde 2019’da bütçe açığı GSYH’nın yaklaşık yüzde 6’sı olan ABD’de, 2020’de bütçenin yüzde 17.5 açık vermesi tahmin ediliyor. Üçüncü paketle beraber toplam pandemi transferlerinin yüzde 27.5’e çıkması muhtemel.

Krizlerde ne yapacağını bilemeyen siyasetçilere karşın ülkelerde kurum ve kuralların işler halde olmasının yararı bu; teknik düzeyde doğru formülleri güçlü biçimde seçenek haline getirmek.

Dünyanın en liberal ülkeleri gözlerini kırpmadan bütçe üzerinden işsiz kalanlara, geliri düşenlerin cebine para koyarken, Türkiye’nin vatandaşlarına kredi kanallarını işaret etmiş olması akıl alır gibi değil. Çalışma ve Sosyal Hizmetler Bakanı Zehra Zümrüt Selçuk’un yılsonunda AA muhabirine yaptığı açıklamada bu ayrıntı yeterince açık; toplam transferler 45.5 milyar TL iken, bunun içinde işsizlik fonu dışında bütçeden yapılan transfer harcaması 7 milyar TL idi. 45.5 milyar TL’yi de alsak GSYH’nın yüzde 1’ini bulmuyor.

ABD, Almanya, Britanya gibi ülkeler işletmelere çeşitli vergi ve kredi kolaylıkları sağladılar. Ancak temel stratejileri, ‘gelir kaybının telafisini yapalım ki hane halkı harcayarak işletmelerin kredi çevirme gücünü desteklesinler’ diye özetlenebilecek bir çerçevede oldu. Bizde ise işletmelere kredi penceresi devasa boyutta açıldı. İyi de hane halkına vermediğiniz sürece onlar da harcayamadığı sürece işletmeler bu borcu nasıl çevirecekti?

İster pandemi ister mutfağı saran yangın, Türkiye’yi yönetenler krizleri yönetemiyor, çözemiyor. Daha da derinleştiriyor.

Kaynak: ugurses.net-Uğur Gürses

https://ugurses.net/2021/01/27/sofradaki-fil-vurguncunun-eseri-mi/